23 Nisan 2016 Cumartesi

Haritalar

Haritalara özellikle eski haritalara daima ilgim olmuştur. FRP oyunlarında haritayı taşıyan, çizen kişi ben olurum. Gezgin ruhumun da bunda etkisi büyüktür.

Şimdi beni böyle bir yazı yazmaya iten haberden bahsedelim; Bu hafta içerisinde yayınlanan "Dünyanın en büyük harita koleksiyonu erişime açıldı!" haberi harita ve tarih severler arasında yeni bir heyecan yarattı. 16. yüzyıldan bu zamanda kadar oluşturulmuş 150 binin üzerinde belgeden toparlanan harita koleksiyonu David Rumsey tarafından online erişime açıldı. Haritaları kendi sitesinden görüntüleyebilir hatta Maprank Search uygulaması üzerinden Google haritasında konum seçerek istediğiniz tarih aralığında arama yapabilirsiniz.

 Ayrıca resimli haritalara da göz atmanızı tavsiye ederim.

Haritalar için oluşturulan bir diğer uygulama ise Georeferencer; bunun sayesinde harita tam olarak tasvir ettiği bölgenin üzerinde görülebiliyor.




Bu koleksiyondan farklı olarak haritaları için takip ettiğim diğer bir kaynak ise geniş içeriğiyle Afternoon Map blogudur.

29 Aralık 2013 Pazar

Tokyo'ya Giderken

12 Ekim 2013 - 19 Ekim 2013

Bu sene kurban bayramı iki hafta sonunu birleştirmesiyle 9 günlük uzun bir tatilimiz oldu. Bu kadar uzun bir tatilin boşa gitmemesi için bir gezi planlamam gerekiyordu. "Görmek istediğim en uzak yer neresi?" sorusunun cevabı Japonya oldu. Yazılarıma konu olmuş gizemli bir yerdi benim için.

Bu fikirden vazgeçmemek için yaptığım ilk hareket bilet almaktı. Uçak biletlerinde iade konusunda türlü hile hurdanın mevcudiyetinden dolayı bileti aldığınız anda, dönülmez bir yola baş koyduğunuzu fiziki olarak da gösteriyorsunuz. Tabi ki buna rağmen bir defa -yalnızca bir defa- bileti iptal etmeye çalışmışlığım da var.
Bilet alındıktan sonra yapılacak en iyi şey yanınıza bir yoldaş bulmak. İşte bu gezinin en zor kısmı buydu ve ben bunu beceremedim. Yanıma kimseyi bulamadım. Yalnız gittim.

İkinci adım vize işlemleri. Bunu bileti aldıktan sonra araştırmam gerçekten çok planlı olduğumu gösteriyor. Allah'dan Japonya'ya gitmeden önce vize işlemleriyle uğraşmanız gerekmiyor. Girişte 90 günlük vize veriyorlar.

Üçüncü adım kalınacak yer bulunması. Öncelikle rahatı ön planda tutarak, merkeze de yakın olan Sotetsu Fresa Inn Nihombashi Kayabacho otelinde kalmayı düşündüm. Daha sonra günler yaklaştıkça rahatı azaltıp, gezmeyi arttırmak düşüncesi ile ilk otelin beşte biri fiyatına Hotel Nihonbashi Villa'da kalmaya karar verdim. Şimdi bakınca yalnız bir gezgin için son kararımın iyi olduğunu söyleyebilirim.

Dördüncü adım gezilecek yerlerin araştırılması. Tokyo hakkında çevrenizde soru sorup danışabileceğiniz pek fazla kişi bulamıyorsunuz. İnternet'in güvensiz ağları arasında da işe yarar bilgi bulabilmeniz için gereğinden fazla zaman harcamanız gerekiyor. Örnek vermek gerekirse; okuduğum çoğu yazıda Fatsalıların Japonya'yı ele geçirdiğinden bahsediliyor. Neymiş Türk Hava Yolları'yla gelirsen veya Türksen  veya Ordu doğumluysan girişte ayrı muameleye tabi tutuluyormuşsun. Yok öyle bir şey. Bana diğer insanlardan farklı hiç bir şey uygulamadılar. Ne amaçla geldiniz ve grubunuz kaç kişi soruları soruldu. Cevaplar için de Meydan Larousse'ye bakmanıza gerek yok. Kısaca netten toparladığım bir kaç bilgi ve bulabildiğim bir Japonya Cep Rehberi ile yola çıktım. Aynı yayınevinin Tokyo rehberi de olmasına rağmen bulamamıştım.

Artık yola koyulma vaktidir. 12 Ekim 2013 Cumartesi akşamı yola çıktım. Gece yarısı ilk durağım olan Moskova'daydım. Burada Sheremetyevo hava alanına yakın Midland Sheremetyevo otelinde kalmak için rezervasyon yaptırmıştım ama gece yarısı bilmediğiniz bir coğrafyada gideceğiniz ne kadar yakın olursa olsun taksi tutmak akıllıca bir çözüm olarak gözükebiliyor. Türkçe bilen bir taksi şoförü tarafından dolandırılmaktansa Türkçe bilmeyen ve daha az dolandıran bir taksi şoförünün aracına bindim. 5 dakika sonra otelin kapısında gezi için ayırdığım bütçenin 4'te birini harcamış bir şekilde duruyordum. Hiç penceresi olmayan bir odada uyuduktan sonra Moskova'yı keşfetmek için otelden ayrıldım. Sırt çantam doğrudan Tokyo uçağına aktarıldığı için rahatça gezebilirdim.

Yanımda bagaj olmaması en çok hava alanı gümrüğünde bayan polisin dikkatini çekmişti. Rusya vizesinin kalkmış olduğunu tecrübe ettiğim sıralarda, bir gün sonra aktarmam olduğu için bagajın doğrudan aktarıldığını idrak etmiş ve güler yüzle bana anlatmaya çalışmıştı. Sorun yok der gibi bir el hareketi çektim ve geçtim gittim. Bu sattığım cakalar Moskova'da tren istasyonundan çıkıp nereye gideceğimi bilmez bir halde gördüğüm ilk polise sorduğum "tourist information?" sorusuyla bitti. Zira sadece suratıma bakıp arkasını döndü ve bu sefer o gitti.

Kızıl meydanda atılan yemler meşhurmuş, oraya nasıl giderim diye soran kumru gibi etrafta "Kremlin? Kremlin?" diyerek dolaşmaya başladım. İnsanların kayıtsızlığı takdire şayandı. Taki otobüs durağında oturan bir amcanın ayağa kalkıp yürümeyi bile hareketlerle anlattığı ana kadar. Ne tarafa yürümem gerektiğini adım adım gösterdi bana. Eyvallah yoldaş dedim.

Sonra geniş caddelerde yol aldım. Büyük binaların arasında kayboldum. Kremlini buldum. Buldum bulmasına ama nerede kaldı sizin komünistliğiniz diye haykırasım geldi. Mimari tamam hiç değişmemiş ama binalar yükseldikçe yükselmiş. Her reklam afişinde Hollywood ünlüleri. Savaşı baştan kaybetmişiz. Sputnik uydusunu andım sonra dört anteni için birer dakika saygı duruşunda bekledim sessizce. Bu geziden 6 yıl önce bildirgeç'de Sputnik hakkında yazmışım.

Aziz Vasil Katedrali

Kremlin ve çevresi derken günü bitirdim ve artık Tokyo'ya gidebilirdim. 13 Ekim 2013 Pazar akşamı uçağa bindim. Pazartesi öğle vaktinde Narita havalimanına inmiştik. Daha önce bahsettiğim şekilde rahatlıkla pasaport kontrolden geçtim ve şehir merkezine gidebilmek için tren bileti satılan bir yerler aramaya başladım. Eğer Narita Express bileti alırsanız 50 dolar gibi bir ücrete gidiş-dönüş tren bileti ve şehir içinde geçerli toplu taşıma kartı alabiliyorsunuz. Bu İstanbul kart gibi ön ödemeli bir kart ve bazı otomatlarda ve dükkanlarda da geçiyor. Dönüşte kartı iade ederek depozito ücretini alabiliyorsunuz.

Artık çantam sırtımda, tren biletim elimde ve gözlerim ufukta önümdeki maceranın düşlerini kurarken ilk kez bir japon otomatıyla göz göze geldik. Devamı başka bir yazıda.

Ruslar gibi ciddi bir bakış


25 Mayıs 2012 Cuma

Projenin Sonu

En son 2011 yılı sonunda yazmışım yazımı ve bir sene boyunca çalıştığım projede ne yaptık, ne sonuçlar elde ettik hiç bahsetmemişim.

Öncelikle belediyede çalıştığım arkadaşlarla hala muhabbetim devam ediyor. Onlar benim hareketlerimden, ben de onların hareketlerinden haberdarım. Bir çok defa Türkiye'ye çağırmama rağmen Claire dışında davetime icabet eden olmadı. İnşallah onları tekrar görürüm. Özellikle koordinatörümüz Nuria benim için çok önemli bir insan. Çocuğu olduğunda kesinlikle altın takma planları kuruyorum. Eğer İspanyolca bilmediğim süreyi acı olarak nitelendirirsek çünkü başka bir acı aklıma gelmiyor; Acısıyla tatlısıyla bir seneyi tamamladık.

Bisikletle akrobasi yarışmasından, benim çektiğim bir fotoğraf
Bu sene içerisinde ufak tefek işler ve kasabadaki liseli gençlerin projelerine (Asociación Jóvenes Solidarios) yardım etmek dışında belediyenin yerel kalkınma ofisinde yürüttüğümüz asıl proje de (Plan de Movilidad Sostenible) başarıya ulaştı. Kısa vadede hedefimize ulaşamasak da değişim gözle görülür bir hal almıştı. Fosil yakıt tüketimini azaltmak amacıyla yola çıktığımız bu çalışma sonunda okula giden öğrencilerin daha az araçla bırakıldığını gördük. Sabahları erken kalkıp çocuklarla birlikte okula gittik. Adını da "Yürüyen Okul Otobüsü" koyduk. İlk günler "hani, otobüs nerede?" sorusunu soran veliler oldu. Önce çocukları sonra ailelerini bilinçlendirdik. Okula yürüyerek gelen çocukların okul duvarındaki yılan resmine daha fazla yapışkan yapıştırmasına izin verdik. En fazla yapışkanı olan sınıflara toplar hediye ettik. Bu da "Trafik Yılanı Oyunu" olarak adlandırıldı. Zihinsel engelli arkadaşlarımız kaldırımlara park etmiş araçlara ceza makbuzu şeklinde davetiyeler koydu. Bu davetiyeleri alanlar, belediyenin zihinsel engelliler için oluşturduğu merkeze gelerek müzikler eşliğinde kaldırımlara neden ihtiyacımız olduğu üzerine ders aldılar. Daha fazla ilgi çekebilmek için konserlerden, bisikletle akrobasi yarışlarına kadar bir çok etkinlik ve bisiklet temalı fotoğraf yarışması düzenledik.  Benim asıl görevim bunları gerek afişlerle gerekse internet üzerinden duyurmak oldu. En sevdiğim işlerden biri; barda düzenlediğimiz "PubQuiz" yarışmalarıdır. Anında ödüllendirilen basit sorular sorduğumuz ve bilgilendirdiğimiz eğlenceli ortamlar oluşturduk. Soruları Laura ve ben sorduk. Yani İspanyol barında soru soran bir Türk ve bir Fransız. Benim sorularımı cevaplamaktan ziyade anlamakta zorlandıklarını söyleyebilirim :)

Hazırladığım posterlerden bir tanesi
Tüm bu çabalarımızın sonunda, Avrupa Hareketlilik Haftasını düzenleyen Avrupa Birliği Komisyonu tarafından oluşturulan listede 2011 yılı en iyi uygulamalar arasına girdik. Listede bulunan en küçük şehir bizimkiydi, o nedenle en büyük başarıyı biz gösterdik diye düşünüyoruz. Küçük olduğu için İspanya devletinden destek bile almayan bir şehir Avrupa'nın büyük şehirlerine örnek oldu. Bunu dört kişilik bir grup ile başardık. Bir market sahibi hariç bütün esnaflar bizi destekledi. Hediyeler ve ödüller için sponsor oldular. O market sahibinin bize karşı olmasının sebebi; araçla gelen müşterilerin daha çok alışveriş yaptığı yönündeydi ve bunu dile getirmek için marketinin önüne yayalaştırmaya karşı çıkan pankartlar bile asmıştı. Küçüktük ama içimizde karşı görüşler bile vardı ve bu bizi daha çok mutlu ediyordu.

Bu projenin bana kattığı şeyler arasında afiş tasarımı önde gelir. Tasarım konusunda hiç bilgim yokken şimdi nasıl bir organizasyona nasıl bir tasarımın yakışacağını rahatlıkla seçebiliyorum. Belediye çalışanları da gelişimimi fark ettiler. Kasabada çok eğlenceli posterler tasarlayarak ilgi çekmeyi başardım zaten amacımız da buydu.

Kısaca projenin sonu mutlu son oldu.

27 Ekim 2011 Perşembe

WOMAD Caceres 2011


çiseleyen bir başlangıç oldu

 Açılımı World of Music, Arts and Dance (Müzik, Sanat ve Dans Dünyası) olan uluslararası müzik ve dans festivali. Sene içerisinde değişik şehirlerde gerçekleştirilen etkinlik, bu sene İspanya'nın Caceres şehrinde gerçekleştirildi. 12 ve 15 Mayıs 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilen bu etkinlik ayrıca bu sene 20. yıldönümünü de kutluyordu.

Şehirde gerçekleştiği için diğer organizasyonlardan daha farklı oluyor. Şehir dışında, hava alanı gibi boş bir arazide veya SZIGET gibi Budapeşte'nin ortasındaki bir adada yapılmıyor bu festival. Şehrin tam olarak içinde her şey; şehirle, tarihle, insanlarla iç içe.

bulvar sürücü kursu önünde çalgıcılar
Konser sahneleri, başta Plaza Mayor (Ana Meydan) ve Plaza San Jorge (Aziz George Meydanı) olmak üzere 500'den fazla insan alabilecek her meydana kurulmuşlar. Sahneler arasında yer değiştirmek için şehrin dar sokaklarını kullanıyorsunuz. Şehri tümüyle yaşıyorsunuz ve şehir her köşesiyle yaşıyor. Her köşe başında bir çalgıcı veya bir dansçı var. Müziğin yükselmediği hiçbir kuytu kalmamış.

küçük sahnenin karşısındaki kilise merdivenleri
Yemeklerden de bahsedecek olursak, festival için gelen işletmeler, çadırlar kurmuşlar. Görüntü güzel ama yemekler iğrenç. O sırada ne olursa gider diye verilen dönerler, pastırmalar, ekmek arası yiyecekler. Sadece oranın yerel işletmelerinde güzel yiyecek bulabilirsiniz. Önce küçük bir fırında, lezzetli dilim pizzalardan yedik. Yanımızda kendi kumanyamız da vardı. Sonra güzel bir dondurma dükkanı keşfettik. Kulağımıza küpe olsun bu tür etkinliklerde yerel işletmelere öncelik verelim.

büyük meydana giriş

Akşama doğru hareketlenen Plaza Mayor'a yani büyük meydana ulaştığınızda asıl şölen başlıyor. Afrikalı bir sanatçı vardı o akşam. Yanlış hatırlamıyorsam Senegal'den Takeifa olması lazım. İspanya'da bulunduğum süre boyunca afrikalı sanatçı çok gördüm. Hepsinde de büyüleyici bir dans tekniği vardı. Sahnede ki şarkıcı hem sesiyle hem de görüntüsüyle büyülüyordu. Konserden sonra, arkadaşlarım sanatçıyı görmek istediklerini söylediler ve belediye çalışanı olma forsumuzu kullanarak güvenliği geçtiler. Kulise sızıp fotoğraflar çektirmişler.


Bir de sanatçıları merak edenler olursa:
Dobet Gnahoré (Cote d'Ivoire) · Kiko Veneno (Spain) · Baloji (Belgium/Congo Dem. Rep.) · A Naifa (Portugal) · Bigott (Spain) · Orchestre National de Barbès (Algeria/France/Morocco) · 9Bach (Wales) · Barrunto Bellota Band (Spain) · Candi Staton (United States) · Chapelier Fou (France) · Don Letts (Jamaica/United Kingdom) · El Viaje de Rose · Felisa Vega (Spain) · Hypnotic Brass Ensemble (United States) · SkalabraoS (Spain) · Takeifa (Senegal) · Domu Afrika Dub Squad (Cape Verde) · Ska Cubano (Cuba/Jamaica/Japan/Montserrat/United Kingdom)

yemek olayları

24 Ekim 2011 Pazartesi

Marakeş


20 Kasım 2010

Saat 9 otobüsüyle Arenas'dan Madrid'e doğru yola çıktık. Öncelikle Madrid'in merkezi Sol'e yakın olan otelimize yerleştik. Tüm gün gezdikten sonra pazar günü Çağatay da bize katıldı. Pazartesi Marakeş'e giden uçağımıza kontrollerden sonra bindik. Pasaport kontrolden geçmemeye hızla alışan bünyem kısa bir şok yaşadıktan sonra buna da alıştı. Sürekli vizemin bittiğini hatırlatıyorlardı ve ben de kimliğim olduğunu o vizenin bittiğini bildiğimi söylüyordum. Geri dönmem zor olacakmış gibi gelmeye başlamıştı.



yol arkadaşım ve kaldığımız otelin avlusu
Madrid'i hızla geçtim çünkü Marakeş'i anlatmak istiyorum. İlk kez bir şehiri sevmedim. Sevemedim. Öncelikle bizi o kadar uyarmalarına rağmen halen ne kadar karışık olduğunu anlamamış kafamın, taksicinin herkese adresi sormasıyla ne menem bir yere gittiğimizi anlaması lazımdı. Taksi gidebildiği yere kadar götürdü. Binerken 20 dirhem diyen taksici artık 20 euro yani 200 dirhem demeye başlamıştı. 100 dirhemle işi hallettik. İndiğimiz anda gideceğimiz yeri bildiğini söyleyen biri peydah oldu. Bir ara ağzından 150 dirhem komisyon lafı çıktı, bir de dar sokaklara ıssız dehlizlere doğru götürünce işkillendik yönümüzü başka bir yöne çevirdik. Bu tür pazarlık ve işkillenme durumları için yanınızda bir adet pazarlık uzmanı Pervin bulundurmalısınız. Kaos halinde inşa edilmiş dar sokaklarda adres göstererek para kazanan çok kişi var. İşsizlik en büyük bela. Yaşlı veya çiftlere adres sormak lazım. Gençler o yol kapalı buradan gidin diyor, gittiğiniz yerde de kafanız karıştığından bi anda yanınızda bitip beni takip edin diyorlar. Bunları söylecek kadar Fransızca ve İspanyolca bazen de İngilizce biliyor oluyorlar.

afrika


girmediğimiz müzenin önü
Küçük çocuklara 10 dirhemden aşağısı kurtarırken, gençlere 10 dirhem az geliyor. Bozuk lisanlarıyla işsiz olduklarını anlatmaya çalışıyorlar. Senin işsizliğin benim derdim mi kardeşim? Senin için o miktar bir şey değil demeyi de biliyorlar. Sadece nice medeniyetler görmüş o güzelim şehrin insanlarını bu halde görmek üzdü beni. Neyi kimden dileniyorsun bir düşün. Sen burada bu haldeyken 100 metre ötede golf sahaları jet sosyeteyi ağırlıyor hatta bununla övünüyorsunuz. Taksicinin bile ilk gösterdiği harabeler yeni golf sahalarına gebeymiş. Daracık sokaklarda gençler köşe başlarında pinekliyorlar, yapacak hiç bir şeyleri yok. Köşe başlarında telefon butikleri, onlar öyle diyor, evlerde telefon olmadığını gösteriyor. Telefon olmayan yerde internet ne arasın. Sadece çatılarda çanak antenler. Aptal kutusu her türlü Amerikan kanalı Arapça altyazı ile gösteriyor. Dünya'yı turistler sayesinde görüyorlar. Onların da hepsini zengin hepsinin parası kendi paralarından daha değerli sanıyorlar.

Acınacak bir millet değiller çünkü çölün ortasında bir şehir olmak kolay değil. Hatta avrupalı dedikleri bir bölgeleri de var. Daha modern evler, daha pahalı yaşam. Su o kadar önemliyken golf sahalarını nasıl karşılıyorlar. Bu insanlık golfe karşı ne zaman ayaklanacak? Hep mi susacağız? Sustukça susayacağız. Yer yüzüne, doğa anaya en çok zarar veren spor golftür. O sular çim yetiştirmekten ziyade tarıma verilse kaç kişinin karnı doyar? Şimdi kaç kişinin karnı doyuyor?



Peki ya develer. Ne hakkınız var o hayvanları o sıcağın altında saatlerce bekletip para karşılığı kullanmaya. Kölelikten ne farkı var bunun? Yaşayacak kadar yemek, pislik içinde yatak, ölümüne iş. Yol arkadaşımın ısrarı üzerine ben de bindim. Bunun için üzgünüm. İnsanoğlu kendini ilk sıraya koyuyor işte. O sıcakta çölün ortasında arkadaşım deve turu yaparken yarım saat hiç bir şey yapmadan beklemek zor geldi.

Marakeş'de mutlu olduğum bir an söyleyeyim; üstü açık turist otobüsünde seyahat ederken. Çünkü sürekli para isteyen, dokunan o yapışkan yerli halktan uzak olduğum yer orasıydı. Onlardan böylesine tiksinmem benim suçum değil. İnsanlarla aramda mesafe olsun isterim, kimsenin dokunmamasını veya yoldaki birinin ben bir şey sormadıkça gelip benimle konuşmamasını. Ama bunlar hepsini yapıyorlar. Nasıl bir mantıksa yılandan korktuğumuzu belirtmemize rağmen bizi çekmek için yılanla üzerimize geliyorlar. Maymunları kafanıza çıkarmaya çalışıyorlar hatta "bak bir şey yapmıyor" dercesine maymunu tek eliyle havaya kaldırdı. Hayvan nasıl rahatsız olduysa sinirle adamın şapkasına saldırdı. Maymun'un ellerini o derece iyi kullanabildiğini görmek ilginçti. En azından sen ayaklan maymun kardeş.
Son olarak sizin o dar sokaklara girmenize gerek yok. Biz oteli eski şehrin içinde Medine'nin meydana en uzak noktasından tutmuşuz. O nedenle meydanı bulmak ayrı dert, oteli bulmak ayrı. Bab Kemis'i (ilk kapı) geçtikten sonra Derb Çubuk'u bulun. O tarafta olması lazım. Postanenin önünden geçtiğinize emin olun. Şeklinde bir tarifle buluyorsunuz oteli.


kapılardan biri

meşhur meydan



Şimdiye kadar avrupadan çok güzel bahsedip Marakeş'e gelince böylesine sert olduğum için lütfen kusura bakmayın. Sonuçta bize de arap diyorlar, ondan öte din kardeşiyiz, daha yakın hissediyorum onlara ve bu halde görmek daha çok yaralıyor. Bizim de böyle bir eğilimde olduğumuzu düşünmek korkutuyor. İktidar hakkında konuşmak bizi bir yere götürmüyor. Hepimiz aynıyız. İşin ucu para. İstiklal'e yapılan alışveriş merkezi, Kadıköy sahiline yapılan devasa hotel, Kazlıçeşme'ye yapılan gökdelenler hepsi bizim utancımız.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Genç İletişim Ağı



İspanya'da bulunduğum kasabada faaliyet gösteren bir gençlik derneğinin tanıtımı için hazırladığım fotoğraf gösterisi. Tabi sunum sırasında aralara bahsi geçen kuruluşlardan gelen videoları koymuştuk. Bu şekilde pek anlamlı olmadı ama altındaki düşünce güzel.

Başlığı şu şekilde "Gençler Birliği Sunar: Uluslararası Genç İletişim Ağı". Bu ağın içinde Antalya'dan bir lise de var. Bunu başaran, ilk fotoğrafta da gösterilen, sadece boş vakitlerinde bununla uğraşan bir grup genç ve onların güzel rehberi Monia. Tümüyle gönüllülük esasına dayanan, okulla hiç bir alakası olmayan bir topluluk bu. Ben de yardımcı olmaya çalıştım. Bu da onlarla beraber hazırladığımız blog: ajovenes.es

5 Ekim 2011 Çarşamba

İspanya'da Yılbaşı

Öncelikle, İspanya'da diğer Hristiyan Avrupa ülkelerinin aksine Noel Baba yoktur. Onlarda var diye bilirler, görünce yadırgamazlar ama hiçbir adetlerinde, kültürlerinde yeri yoktur. Onlar için Hz. İsa doğduktan sonra hediyeler getiren, doğunun üç büyücü kralı önemlidir. Ocak ayının 4'ünde gelir krallar, Baltazar, Melkior ve Gaspar, müneccimler olarak da adlandırılırlar, yanlarında yardımcıları vardır. Ben de onlardan biri oldum. Doğudan geliyordum. Nereden geldiğimi sorduklarında Türkiye'den dedim. Çocukların şaşkınlıkları çok sevimliydi.

madrid otobüsleri
Yılbaşı; eski gece ve iyi gece olarak iki akşam kutlanır. İyi gece 24 Aralık günüdür, eski gece yılın son günüdür. İkisinde de burada olduğum için farklı İspanyol ailelerine konuk oldum. Gerçek ev halini tecrübe etme fırsatı buldum. İkisi de birbirinden güzeldi.

konuk olduğum ispanyol ailesi
Yılbaşında villancicos denilen şarkılar söylenir evlerde ve sokaklarda. Belediyenin önünde bazı akşamlar şarkılar eşliğinde churroslar (şerbetsiz, uzun, lokma tatlısı gibi düşünün) bandırılır sıcak çikolataya. Yağmur yağmasına rağmen toplanır insanlar. Güzeldir, yaşanmalı ve görülmelidir.

Kasabanın çeşitli yerlerine Hz. İsa'nın doğduğu kasaba olan Belen'in maketleri yapılır. Çarşılarda bu maketlerin parçaları satılır, herkes evine küçük de olsa bir tane kurmak ister. Evin bir köşesinde bizim gazetelerin dağıttığı maketler gibi maketlerle bir kompozisyon yapılmıştır. Hz. Meryem'in kucağında bebek İsa vardır. Daha fazla abartmak isteyenler hediyeleriyle gelen kralları da betimler maketlerinde.

retro parkın ortasındaki yapay göl
Yılın son gecesinin en güzel olayına geleyim. Topluca üzüm yemek. Daha önce ne duydum ne gördüm böyle bir şey. Saat gece yarısına geldiğinde çanların 12 defa çalmasıyla birlikte her vuruşta bir üzüm atılır ağza. Bütün İspanya aynı anda uygular bunu. Televizyonda "iftar vakti" grafikleri gibi üzüm grafikleri çıkar. Şimdi birincisi, hop hadi ikinci, dört, beş derken dokuzuncuya yetişmek ağız dolusu üzüm yüzünden zor olur. Ama üzümlerini denk getirenler kutlanır. Evin babası saat hala vururken bütün üzümleri bitirmişti. Çocuklar yetişebilmek için önceden üzümlerin çekirdeklerini çıkarmışlardı. Madrid'in en ünlü meydanı Sol'de (Güneş) herkes ellerinde ki plastik bardaklarında hazır bulundurdukları 12 üzümü afiyetle mideye indirmişlerdi. Ne kadar güzel ne kadar özel bir adet demekten kendimi alamadım.

Üzüm yemenin sebebine gelirsek, 1980'li yıllarda yaşanan krizden dolayı üretilen üzümler üreticinin elinde kalmış ve üzüm tüketimini arttırmak için böyle girişimde bulunulmuş. Bir ara bu adet kaybolsa da günümüze kadar gelmiş ve hala ülke genelinde uygulanmaktadır.



Her geçen gün İspanya'yı daha çok seviyordum. Her ne kadar, çok benziyoruz biz desem de şimdiye kadar sadece bir kişi hepimiz Akdenizliyiz dedi. Sağ olasın bizim belediyeye bağlı küçük belediyelerin temsilcisi Pedro. Bir de PSOE partisinden bir adam var. Usted demeyince (Sizli bizli konuşmayınca) adamın suratı asılıyor. Yabancıyım ben kardeşim herkese senli benli hitap ederim. Hatta geçen "bana sen de" demenin fiili olduğunu öğrendim: tutearse. Bu fiili emir kipiyle çekimleyerek "tuteame" yaparsak "bana sen de" yada "sizli bizli konuşmayalım" diye çevirebiliriz.

Artık İspanyolca hakkında pek bir şey yazmıyorum çünkü yeteri kadar öğrendiğimi düşünüyorum. Hatta biz yabancılar burada ne yapıyoruz, nereden geldik, nereye gidiyoruz temalı bir radyo programına bile katıldım. Tabi ki hala eksiklerim var. Okuma, dinlediğini anlama tümüyle tamam ama kelime dağarcığımda ve dilbilgisi olarak zamanların çekimlerinde eksiklerim var. Günlük hayat konuşmalarından daha ötesine çalışmam, daha fazla okumam gerek ama bunu da yapmıyorum. İspanyolca konusunda sizi teşvik etmek için şunu diyebilirim, çok ayrı bir dünya açtı önüme. Sinema filmlerini geç, gündelik hayatta bile kullandığımız kelimelerin kökenini anladım. Volta atmak mesela burada da aynı "vuelta". "Hacemos una vuelta" diyoruz ve volta atıyoruz mahallede. Her yabancı dille beyin biraz daha gelişiyor. Bunu bir yerlerde okuduğum için söylemiyorum. Yaşadığım hissettiğim için söylüyorum. Şu andan sonra İtalyancayı rahatlıkla öğrenebilirim.

madrid'de büyük bir alışveriş merkezinin girişi

Yılın ilk günü ise büyük piyango çekilişi yapılır. Bizdeki gibi son akşam değil, ilk günün sabahı yapılır. Bu çekilişlerin en güzel yanı da okullardan özenle seçilen öğrencilerin kura toplarını alıp okumalarıdır. Belirli bir ritimde şarkı gibi söylerler. Burada tarif edemem ama kesinlikle dinlemeniz lazım. Televizyon sunucuları öğrencilerin giyim tarzlarına, saç şekillerine bakarak yeni nesil hakkında yorum yapar. Hangi öğrencinin hangi okuldan geldiği söylenir. Bunlar gurur verici olaylardır. Çocukların sesleri, çalıştığımız belediyenin duvarlarında yankılanıyordu. Bazıları netten, bazıları radyodan, bazıları televizyondan dinliyordu. O tonlamayı herkes çok iyi bildiğinden sonra ki günler taklitlerle geçti. Aşağıdaki videoda da izleyebilirsiniz. Başlığı çok manidarmış ama içeriği benim hoşuma gidiyor. Yorumlarda da sevilen bir şey olduğunu görebilirsiniz.

Böylece 2011 yılına güzel bir giriş yapmış oldum.

Fotoğraflar: Aile ortamı hariç üzerlerindeki damgalardan da anlaşılacağı gibi kasım ayında çekilmiştir.